Bir zamanlar dünyanın hayaller ülkesi olarak gördüğü Avrupa’nın sokaklarında bugün milyonlarca insanın sesini yükselttiğini, ekonomik sıkıntılarla, gelecek kaygısıyla ve değişen yaşam koşullarıyla mücadele ettiğini izliyoruz. Tüm basınla birlikte günlerdir bu görüntüleri takip ediyor, ister istemez geçmişle bugünü karşılaştırıyoruz.

Oysa Avrupa, yüzyıllar boyunca insan hakları, demokrasi, özgürlük ve sosyal devlet anlayışıyla dünyaya örnek olmuş bir uygarlığın temsilcisiydi. Yurttaşına çocuk yardımı, işsizlik maaşı, ücretsiz eğitim, sağlık güvencesi ve yaşlılık desteği sunan, insanın yalnızca kendi gücüyle ayakta kalmak zorunda olmadığı bir düzen kurmuştu. İnsanlar daha iyi bir hayat için Avrupa’ya gitmenin hayalini kuruyor, hatta bu hayale ulaşabilmek uğruna hayatlarını tehlikeye atıyordu.

Elbette dünya değişti, Çin’in üretim gücü arttı, küresel rekabet kızıştı, Rusya-Ukrayna savaşı enerji dengelerini sarstı, hayat pahalılaştı, sosyal devletin yükü ağırlaştı. Yaşlanan nüfus, azalan doğum oranları ve giderek büyüyen emeklilik giderleri de Avrupa’nın önündeki sorunları artırdı. Gençler geleceklerinden endişeli, barınmak ve kendi hayatlarını kurmakta zorlanıyorlar. Bir taraftan çalışacak genç nüfusa ihtiyaç duyuluyor, diğer taraftan göçmenlere yönelik itirazlar yükseliyor.

Fakat bütün bunların yanında başka bir şeyi de düşünmeden edemiyorum. Acaba uzun yıllar refahın, konforun ve sosyal güvencenin içinde yaşayan toplumlar, bugün karşılaştıkları ekonomik sıkışmışlığa ne kadar hazırlıklı? Genç kuşakların bir bölümünde iş beğenmeme, beklentilerin karşılanmaması ve çalışma hayatına mesafeli durma gibi tartışmalar da gündemde. Elbette bunu bütün bir kuşağa mal etmek doğru değil ama insan yine de şu soruyu soruyor: Refah, zamanla zorluklara karşı toplumsal dayanıklılığı da azaltabilir mi?

Biz Anadolu insanı olarak ekonomik krizleri, yokluğu, belirsizliği ve geçim mücadelesini kuşaklar boyunca yaşadık. Belki de bu yüzden sıkıştığımızda biraz daha sabretmeyi, idare etmeyi, birbirimize tutunmayı öğrendik. Bu, bizim her soruna daha doğru tepki verdiğimiz anlamına gelmiyor elbette ama zorluklarla yaşamanın kazandırdığı bir toplumsal bağışıklık olduğu da inkâr edilemez.

İşte asıl merak ettiğim nokta burada başlıyor. Bir toplumun gelişmişliği yalnızca ekonomik gücüyle, kişi başına düşen geliriyle, teknolojisiyle ya da sunduğu sosyal imkânlarla ölçülebilir mi? Yoksa bütün bunların yanında insanları bir arada tutan, zor zamanlarda birbirine tahammül etmeyi, dayanışmayı ve ortak bir sorumluluk taşımayı sağlayan bir kültüre de mi ihtiyaç var?

Belki de Avrupa bugün yalnızca ekonomik bir kriz yaşamıyor, aynı zamanda kendi toplumsal değerlerini ve dayanıklılığını yeniden sorguluyor. Çünkü gelişmişlik yalnızca rahat yaşamak değil, rahatlık bozulduğunda da birlikte yaşayabilmeyi başarabilmektir.