Hayatın sert virajlarından geçerken kimimiz bilgelik kazanıyor, kimimiz ise yaralarını başkasına kalkan yapıyor. Peki, başkalarının travmalarını anlamak, onlara katlanmak zorunda olduğumuz anlamına mı gelir? İnsan olmanın sorumluluğu ve sınır çizmenin olgunluğu üzerine derin bir sorgulama.
Hayatta herkesin bir virajı var. Öyle hafif bir dönüş değil; derin ve sert virajlar. Hastalık, kayıp, ayrılık, ihanet… İçinden geçerken nefesini kesen, zamanın uzadığı dönemler.
O süreçte insan yoruluyor. Kırılıyor. Bazen dağılıyor. "Neden ben?" diye sorduğu geceler oluyor. Ama işin tuhaf tarafı şu; düze çıktığında aynı insan olmuyorsun.
Bir şeyler eksiliyor belki ama bir şeyler de ekleniyor. Sabır ekleniyor. Sağduyu ekleniyor. Empati ekleniyor. Hayatın ağırlığını omuzlamış olmanın verdiği bir donanım ekleniyor. Ya da hissizleşme ekleniyor… O büyük fırtınadan sonra küçük rüzgârlar artık eskisi kadar savurmuyor. Daha sakin bakıyorsun. Daha geniş düşünüyorsun. Daha az açıyorsun belki de.
Sanki insanın karakteri biraz da böyle terbiye oluyor. Acıdan, kayıptan, sınanmaktan geçerek.
Değişmeyenlerin Çıkmazı
Ama sonra bir yerde takılıyorum. Bazı insanlar var ki aynı hayattan geçiyorlar, aynı kırılmaları yaşıyorlar ama değişmiyorlar. Hırslarından vazgeçmiyorlar. Kötücüllüklerinden vazgeçmiyorlar. Doyumsuzlukları dinmiyor. Hep bir eksiklik, hep bir memnuniyetsizlik.
İşte orada kafam karışıyor. İnsanı insan yapan şeylerin bir çerçevesi olduğuna inanıyorum ben. Merhamet. Şefkat. Empati. Saygı. Vicdan. Yardım… Kendini sorgulama cesareti. Bunlar yoksa ne kalıyor geriye?
Üstelik artık birbirimizi anlamak, birbirimize tahammül etmek her geçen gün biraz daha zorlaşırken. Çünkü insanlar önceliklerini başka yerlere koyuyor. Hızlı yaşamak, kazanmak, yetişmek, görünmek derken inceliğe vakit kalmıyor. Kimse kimsenin hikâyesine sabırla eğilmiyor. Dinlemek azalıyor, tepki vermek çoğalıyor. Böyle bir çağda merhameti korumak daha da zor ama bir o kadar da değerli hale geliyor.
Anlamak mı, Katlanmak mı?
Sonra akıl devreye giriyor. Belki çocukluğu zordu. Belki hiç güvende hissetmedi. Belki özgüvensizliği kıskançlık olarak çıktı. Belki kaybetme korkusu kontrol etme isteğine dönüştü. Belki mantığına sığınıp duygudan kaçtı. Belkiler…
Her şeye bir açıklama bulabiliyoruz. Travmalar, bağlanma biçimleri, aile kalıpları, eksik sevgi, bastırılmış öfke… Anlamak mümkün. Anlamaya çalışmak da insani. Ama bir noktada soru değişiyor:
Anlamak zorunda mıyız, katlanmak zorunda mıyız?
Bir davranışın sebebi olması onu kabul etmek için yeterli mi? Geçmişi zor diye bugün başkasını incitmeye hakkı olur mu bir insanın? Özgüvensiz diye kıskançlık meşru mu olur?
Belki de asıl mesele burada başlıyor. İnsan olmak sadece yaralarımızın sonucu değil, o yaralarla ne yaptığımızın da sonucu galiba. Acı bizi ya yumuşatıyor ya da sertleştiriyor. Ya derinleştiriyor ya da keskinleştiriyor. Kimi yaşadıklarından bilgelik çıkarıyor, kimi yaşadıklarını kalkan yapıyor.
Ve ben şuna inanmak istiyorum; insanın bir sorumluluğu olmalı. Kendi karanlığını başkasına yüklememe sorumluluğu. Değişebilme ihtimaline kapıyı kapatmama sorumluluğu.
Belki herkes iyi olmak zorunda değil, kimbilir?
İşte soru burada duruyor: Nereye kadar anlayacağız, nereye kadar sınır koyacağız?
Belki de büyümek, tam olarak bu çizgiyi çizebildiğimiz yerdir.