Bir Noel filmiyle başlayan bu iç yolculuk; acele etmeden yaşamayı, sade olmayı ve ne istediğini bilmenin huzurunu sorgulatıyor. Gösterişle sadelik, hızla tutarlılık arasında sıkışan modern insanın 2026’ya dair içten bir muhasebesi.

Geçen akşam bir Noel filmi izledim.
Öyle özel bir şey aramadan, Netflix’te Noel filmi yazıp seçtiğim türden.
Ama film boyunca gülümsedim.
Hani içinden bir yer ısınır… Öyle.

Film tanıdık bir yerden başlıyordu aslında.
Genç bir kadın, sosyal medyada tanınmış, gezdiği yerleri anlatıyor, paylaşıyor, bir de bu işten para kazanıyor.
Okuduğu bölümü yarım bırakmış, bu hayata yönelmiş.
Başarılı da, ünlü de.

Sonra yolu küçük bir pansiyona düşüyor.
İki yaşlı kız kardeşin ayakta tutmaya çalıştığı,
yanında lüks bir otelin gölgesinde kalmış,
ama hâlâ tarçınlı kek kokan, çay demlenen, akşamları sohbet edilen bir yer.

Orada genç bir adam da var.Yakışıklı..Hayallerinden vazgeçmiş biri.

Ölmüş babasına verdiği bir söz yüzünden bulunduğu kasabada kalmış.
Gidememiş.Vazgeçmiş gibi görünüyor.
Ama küsmeden.
Yaptığı işi her gün biraz daha güzelleştirerek.

Film bildiğimiz yere gidiyor elbette.
Aşk oluyor.
Pansiyon canlanıyor.
İnsanlar geliyor.
Her şey yoluna giriyor.

Filmde beni etkileyen bunlar değildi.
Beni etkileyen, kimsenin acele etmemesiydi.
Kimsenin birbiriyle yarışmaması.
Kimsenin daha fazlasını, daha büyüğünü, daha gösterişlisini kovalamaması.

Yaşlıların, geldikleri yerle barışık olmaları …
Hayatlarını anlatırken ne abartmaları, ne de sızlanmaları.
İyisiyle kötüsüyle yaşadıklarını kabul etmiş hâlleri.
Genç adamın, hayalinden vazgeçmiş olmanın ağırlığını taşıyıp yine de yaptığı işe özen göstermesi.
Genç kadının, o küçük dünyanın içine girince büyük laflar etmeden uyum sağlaması,dünyayı gezme fikrinden vazgeçebilme cesareti.Aşkın büğüsü .

Ve düşündüm.
Biz neden bu kadar gerginiz?
Neden hâlâ bu kadar stresli?

Neden sürekli bir yerlere yetişmeye çalışıyoruz?

Bir yandan minimalizm diyoruz.
Vintage evler, eski adetleri yaşatma hevesi,sade hayatlar…
Ruhumuz oralara özeniyor.
Ama öbür tarafta sosyal medyayı açınca lüks, güç, gösteriş, daha fazlası.
Bir elimiz geçmişte, bir elimiz vitrinde.

Sanki hepimiz aynı anda iki hayat yaşamaya çalışıyoruz.
Hem otantik olmak istiyoruz,
hem de kimseden geri kalmamayı istiyoruz.
Hem sadeleşmek istiyoruz,
hem de olanla yetinmeyi bir türlü beceremiyoruz.

Yolda birlikte yürümeye niyetlenen ama yol uzadıkça yön değiştirenler var.

Yolda gördüklerine kapılan, gücü sevenler,
her zaman daha iyi bir alternatif var sananlar…

Bir şeye tutunmayı zayıflık, vazgeçmemeyi çaresizlik sayanlar.

Kendini çaresiz hissetmemek için hiçbir şeye tam olarak bağlanmayanlar.

Bu yüzden de ne istediğini hiç bilmeyen,
bilmediğini de kabullenmeyen bir hâl içinde dolaşanlar.

Ortaya çıkan tablo net.
İnsanlar uzun süredir bir belirsizlik hâli içinde.

Yakınlık istiyorlaruz belki ama sorumluluktan kaçıyoruz.

Anlam arıyoruz ama sabır göstermek istemiyoruz belki de.

Bu yüzden 2026’dan büyük beklentilerim yok.
Köy, karavan, sade hayat…
Hepsi mümkün.
Ama asıl mesele tutarlılık.

Çünkü hayat, er ya da geç bunu ayıklıyor.

Söylediğiyle yaşadığı örtüşmeyenler,
sevdiğini söyleyip sahip çıkmayanlar,
değer verdiğini iddia edip yarı yolda bırakanlar,gözü hep daha iyisini arayanlar…
Bence bu sürecin içinde yavaş yavaş geride kalacaklar.

Bu bir hesaplaşma değil.
Bir günde de olmuyor.
Ama zaman geçtikçe,
tutarlı olan yoluna devam ediyor,
tutarsız olan ise kaybediyor.

Belki de mesele büyük kararlar almak değil.
Ne köye taşınmak, ne her şeyi bırakmak.
Sadece ne istediğimizi ya da istemediğimizi bilmek.
Belki de en önemlisi, o isteğin arkasında durabilecek kadar
kendimizle barışmak.