Nusaybin'de bayrağın indirilmeye çalışılması veya sınırdaki eylemler ve MHP-DEM Geriliminde Kritik Eksen
Kutsal Emanetin Sınandığı Yer: Bayrak Krizi ve Yeni Nesil Beka Tehdidi

Türk milletinin tarihsel serüveninde bazı semboller, yalnızca birer görsel imge değil; varoluşun, bağımsızlığın ve toplumsal sözleşmenin temel taşlarıdır. Bu sembollerin en başında gelen Al Bayrak, bir kumaş parçasının çok ötesinde, kolektif hafızanın ve "vatan" tanımının somutlaşmış halidir. Son dönemde sıkça gündeme gelen veya getirilmeye çalışılan "bayrak odaklı krizler", sadece bir asayiş sorunu değil, milletin adeta "sinir uçlarıyla" oynanan stratejik bir mühendislik çabasıdır.
Bu makalede, bayrak üzerinden kurgulanan gerilimlerin neden geçmişteki sağ-sol çatışmalarına benzemediğini ve bu yeni nesil tehdit karşısında neden daha derinlikli bir stratejiye ihtiyaç duyulduğunu inceleyeceğiz.
Toplumumuz için bayrak, "namus" ve "istiklal" kavramlarıyla eşdeğerdir. Bu, sosyolojik bir tespitten ziyade, her hanede karşılığı olan duygusal bir gerçekliktir. Bayrağa yönelik bir saldırı veya saygısızlık, bireysel bir hakaret değil, doğrudan doğruya toplumun varlık iradesine saldırı olarak algılanır.
Provokatörlerin "sinir uçları" dediği bu hassasiyetler, aslında bir milletin refleks merkezleridir. Bu merkezler uyarıldığında, mantığın yerini duygusal tepkiler alır. İşte tehlike burada başlar: Kontrolsüzleşen bir öfke, tam da o provokasyonu kurgulayanların arzuladığı "kaos ortamını" besleyen bir yakıta dönüşebilir.
1970'li ve 80'li yıllarda yaşanan sağ-sol çatışmaları, temelde bir yönetim ve dünya görüşü kavgasıydı. Her iki taraf da -kendi perspektifinden- ülkenin daha iyi yönetilmesi için bir ideolojiyi savunuyordu. Kavga, "nasıl bir Türkiye?" sorusu üzerindeydi.
Ancak bugünkü bayrak krizleri ve bunun üzerinden tetiklenen toplumsal gerilimler, "nasıl bir Türkiye?" sorusunu değil, doğrudan "Türkiye olsun mu?" sorusunu hedef almaktadır.
Sağ-sol kavgası sınıfsal ve siyasi bir tabana sahipti. Bayrak krizi ise sınıf, ideoloji veya parti ayrımı gözetmeksizin herkesi içine çeken, "vatanın birliği" üzerinden kurulan bir kapandır.
Geçmişte taraflar belliydi. Bugün ise sosyal medya aracılığıyla yayılan dezenformasyon, kimliği belirsiz aktörler ve bot hesaplar üzerinden yürütülen bir "hibrit savaş" söz konusu oldu. Dijital çağ düşmanı dahi namert hale getirirken Sosyal Mühendislik ile Hedef, bir görüşü diğerine galip getirmek değil; toplumu bir daha bir araya gelemeyecek şekilde atomize etmek, yani aslında parçalamaktır.
Yeni Nesil Kaos Senaryoları Bugün bayrak üzerinden kurgulanan kriz farklı aşamaları da izlemekte aslında...
Kutsal bir değere (bayrak, ezan, şehitlik gibi) yönelik somut veya dijital bir saldırı gerçekleştirilip ,dijital köpürtme saldırı, bağlamından koparılarak ve öfke dozajı artırılarak sosyal medyada milyonlara ulaştırılan bir senaryoda olabilecekleri düşünemiyorum..
Kutuplaştırma ,olay, belirli bir etnik köken, siyasi görüş veya inanç grubuyla özdeşleştirilmesi Milletin "Sinir uçlarını" tahrik edilen kitleler sokağa veya karşı şiddete davet edilebilir hale getiren durumlar...
Bu döngü, geçmişteki ideolojik kavgalardan çok daha tehlikelidir çünkü bu seferki düşman "karşı görüşten bir vatandaş" değil, bizzat toplumsal barışın kendisidir.
Sağduyu ve Stratejik Akıl Bayrak krizi karşısında verilecek en büyük cevap, bayrağın temsil ettiği birleştirici güce daha sıkı sarılmak olacaktır.
Öfke haklı olabilir; ancak bu öfkenin kontrolsüz bir patlamaya dönüşmesi, sadece bayrağa el uzatanların ekmeğine yağ sürer.
"Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır; toprak, eğer uğrunda ölen varsa vatandır."
Bu mısra, bayrağımızın bedelinin ödendiğini söyler. Artık o bedeli ödemiş bir milletin, sembolleri üzerinden birbirine düşürülmesine izin vermemesi gerekmez mi?
Türk milleti, önündeki bu "yeni nesil" tuzağı, bin yıllık devlet aklı ve ferasetiyle aşmak zorundayız. Bu kriz, bir sağ-sol kavgası değil; bir milli birlik ve varlık sınavıdır aslında.
Bu süreçte, özellikle Nusaybin-Kamışlı hattında yaşanan bayrak krizleri ve sınır hattındaki provokasyonlar, milletin sinir uçlarının ne kadar hassas olduğunu bir kez daha gösterdi. İşte bu atmosferde, siyasi aktörlerin duruşu ve kullandıkları üslup, Türkiye'nin gelecekteki istikametini belirleyen ana unsur haline gelmiştir.
Yavuz Ağıralioğlu ve "Tavizsiz Mücadele" Doktrini;
Siyaset arenasının en dikkat çeken çıkışlarından biri ve aslında böyle bir yaklaşım sadece Yavuz Ağıralioğlu’ndan geldi. Ağıralioğlu, "Terörle müzakere olmaz, mücadele olur" ilkesini bugün en yüksek sesle ve tek başına savunan lider profiliyle öne çıkaren terörün Muhatabı Ağıralioğlu'na göre Devlet, elinde silah olanla masaya oturmaz; onu silahıyla birlikte etkisiz hale getirir.
Derken birçok konuda haklı çıkacağını öngören bir siyaset çizgisi izledi ve
MHP liderinin başlattığı "Terörsüz Türkiye" süreci ve Öcalan'ın Meclis'e davet edilmesi gibi senaryolara en sert itirazı da aslında
Yavuz Ağıralioğlu yapmaktadır. "Öcalan bin sene de geçse teröristtir" çıkışı, sadece bir söylem değil, milli hafızanın bir yansımasıdır.
Kürt Kardeşimiz, PKK Düşmanımız: Ağıralioğlu, Kürt vatandaşların sorunlarının terör örgütüyle asla ilişkilendirilmemesi gerektiğini, Kürtlerin temsilcisinin bir "terör baronu" olamayacağını savunarak, siyasetin "müzakere" tuzağından çıkarılmasını talep etmektedir aslında ve bu süreçte Ağıralioğlu'nu haklı çıkaran bir olay gerçekleşti.
El Sıkışma" Paradoksu ve Üslup Krizi ile MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin Meclis çatısı altında DEM Parti milletvekilleriyle el sıkışmasıyla başlayan süreç, toplumda büyük bir tartışma dalgası yaratmıştı Bahçeli'nin "barış elini uzatıyoruz" hamlesi, karşı tarafta beklenen "tavizsiz barış" cevabını bulamamış, aksine üslup ve söylem krizini derinleştirdiğini gözler önüne seriyor.
MHP-DEM Geriliminde Kritik Eksen DEM Parti milletvekillerinin, MHP liderine ve devlete yönelik "Türkiye'yi uyarıyoruz" gibi üst perdeden ve tehditvari söylemleri, siyasi nezaketin değil, bir meydan okumanın dışavurumu olarak okunmakta aslında sinir uçları ile oynamanın da vücut bulmuş hali
Nusaybin'de bayrağın indirilmeye çalışılması veya sınırdaki eylemler, sadece birer asayiş vakası değildir. Bu, Türk milletinin direncini ölçen bir testtir. Siyasetçilerin bu olaylar karşısındaki "üslubu", milletin sokağa dökülüp dökülmeyeceğini belirleyen en kritik barajdır aslında...
DEM Parti kanadından gelen, sınır ötesindeki (SDG/YPG) unsurları meşrulaştırma çabaları ve bu esnada Türk Bayrağı'na yönelik saldırılara sessiz kalınması ya da "kışkırtma" diyerek geçiştirilmesi, toplumsal öfkeyi körüklemektedir. Yavuz Ağıralioğlu’nun bu noktadaki "sandığın başında şehit aileleriyle bekleyeceğiz" uyarısı, siyasetin bu ilkesizleşme haline karşı milli vicdanın bir ihtarı değil mi sizce de?
Bayrak krizleri göstermiştir ki; Türk milleti ekmeksiz yaşayabilir ama bayraksız ve onursuz asla ,siyasetin "üslup" adı altında taviz verdiği her nokta, yarın milletin "sinir uçlarında" daha büyük yaralar açabileceğini ve dikkatli olmamız gerektiğini
Türk Milleti olarak da bilmemiz gerektiğidir.