ABD-İsrail ile İran arasında yaşanan 40 günlük çatışmanın ardından ilan edilen ateşkes, savaşın sona erdiği anlamına mı geliyor? Yoksa bu sadece yeni bir jeopolitik sürecin başlangıcı mı? Prof. Dr. Harun Demirkaya, bölgesel dengeleri ve Türkiye’nin stratejik konumunu analiz ediyor.
Prof. Dr. Harun DEMİRKAYA
28 Şubat’ta başlayan ve haftalar içinde bölgesel bir yangına dönüşen Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü savaş, ilan edilen 15 günlük ateşkesle şimdilik durduruldu. Her iki tarafın da zafer söylemleri, savaşın bittiği algısını oluşturuyor. Ancak gerçek tablo bundan oldukça farklı. Bu bir son değil; yalnızca kısa bir soluklanma arasıdır. Çünkü savaş, cephede olmasa da jeopolitik düzlemde devam etmektedir.
Yaklaşık 40 gün süren çatışmaların ardından sorulması gereken temel soru şudur: Kim kazandı, kim kaybetti? Bu sorunun cevabı net değildir. Aslında kimse tam anlamıyla kazanmadı, fakat herkes de tamamen kaybetmedi.
ABD ve İsrail, İran’ın askeri ve stratejik altyapısını hedef alarak hava üstünlüğünü ortaya koydu. İran’a “ulaşılabilir” olduğu mesajı verildi. Ancak karadan yürütülmek istenen operasyon girişimleri başarısız oldu. ABD Başkanı Donald Trump’ın, İran’a karşı bazı silahlı grupları harekete geçirme iddiaları da sahada karşılık bulmadı. Sonuç olarak, hava operasyonları taktik bir başarı sağlasa da stratejik anlamda belirleyici bir sonuç üretmedi.
Öte yandan bu süreç, ABD ve İsrail yönetimlerini uluslararası kamuoyunda ciddi eleştirilerle karşı karşıya bıraktı. İsrail’in saldırgan politikaları bir kez daha tartışma konusu olurken, ABD yönetimi hem iç politikada hem de küresel ölçekte baskı gördü.
İran cephesine bakıldığında ise farklı bir tablo ortaya çıkmaktadır. Ülke ciddi askeri ve ekonomik zarar görmesine rağmen rejimini korumayı başardı. Toplumsal çözülme yaşanmadı; aksine ulusal birlik duygusu güçlendi. Rejime muhalif kesimlerin dahi dış tehdit karşısında ülke etrafında kenetlenmesi dikkat çekici bir gelişme oldu. İran’ın füze kapasitesini koruması ve ateşkesi müzakere masasına taşıyabilmesi, onu tamamen başarısız bir aktör olmaktan uzaklaştırdı.
Bu süreçte asıl kaybedenler ise bölge halkları ve kırılgan devletler oldu. Irak, Suriye ve Lübnan gibi ülkeler, zaten zayıf olan devlet yapılarıyla bu savaşın artçı etkilerini taşımaya devam edecek.
Türkiye açısından bakıldığında ise dikkat çekici bir denge politikası öne çıkmaktadır. Türkiye, tüm kışkırtmalara rağmen savaşa dahil olmamış ve doğru bir stratejik tercih yapmıştır. Komşu bir ülkeye karşı askeri müdahaleden uzak durulması, hem siyasi hem de toplumsal açıdan doğru bir karar olmuştur. Ayrıca geçmişte yaşanan hataların tekrarlanmaması, Türkiye adına önemli bir kazanım olarak değerlendirilebilir.
Bu süreçte Türkiye’nin elde ettiği en büyük avantaj, savaşa girmeyerek büyük risklerden kaçınmasıdır. Aynı zamanda diplomatik kanalların açık tutulması ve enerji krizinin yönetilebilir seviyede kalması da önemli bir kazanımdır.
Ancak asıl kritik süreç bundan sonra başlamaktadır. Bu savaşın en önemli sonucu askeri değil, jeopolitik ve özellikle enerji güvenliği bağlamındadır. Hürmüz Boğazı’nın kapanma ihtimali, dünya ekonomisi için ciddi bir tehdit olarak ortaya çıkmıştır. Bu durum, enerji güvenliğinin yalnızca kaynak değil, aynı zamanda güvenli ulaşım hatlarıyla ilgili olduğunu göstermiştir.
Tam da bu noktada Türkiye için yeni fırsatlar doğmaktadır. Türkiye, enerji taşımacılığı ve güvenli rota açısından stratejik bir merkez haline gelebilir. “Mavi Vatan” doktrini artık yalnızca bir söylem değil, jeopolitik bir zorunluluk olarak değerlendirilebilir. Hürmüz ve Kızıldeniz hattının riskli hale gelmesi, Türkiye’nin önemini daha da artırmaktadır.
Bu gelişmeler, Ege, Doğu Akdeniz ve Kıbrıs’taki deniz yetki alanı tartışmalarını da yeniden gündemin merkezine taşıyacaktır.
Sonuç olarak kritik soru şudur: Türkiye bu fırsatları değerlendirecek mi, yoksa geçmişte olduğu gibi reaktif bir politika mı izleyecek?
Türkiye’nin öncelikle bu savaştan ders çıkararak hava savunma sistemlerini ve deniz gücünü güçlendirmesi gerekmektedir. Bunun yanında dış politikada daha proaktif bir yaklaşım benimsenmeli; enerji merkezi olma hedefi ve deniz yetki alanları politikası etkin şekilde kullanılmalıdır.
Çünkü fırsatlar ancak değerlendirildiğinde kazanca dönüşür. Aksi halde sadece kaçırılmış bir jeopolitik avantaj olarak kalır.
Önümüzdeki hafta, bu savaşın PKK terörü üzerindeki etkileri ele alınacaktır.