Gece Sürüşü

Tülay Öztürk, bu köşe yazısında duyguların direksiyon başına geçtiği anları “gece sürüşü” metaforuyla anlatıyor; korku, sezgi ve kontrol arasındaki dengeyi, insanın kendine yaklaştıkça yolunu nasıl daha sakin ve bilinçli sürdürebildiğini içten bir dille ele alıyor.

Duygularım direksiyon başında benimle birlikte oturuyor.
Hepsi.
Korku, sevinç, öfke, beklenti…

Hangisi direksiyona geçerse yol da ona göre değişiyor.
Bunu zamanla fark ettim…
Mesele duyguları susturmak değilmiş; kimin ne zaman konuştuğunu bilmekmiş.

Hayat yine gece sürüşü gibi.
Farlar yalnızca birkaç metreyi aydınlatıyor, sonrası bilinmez.
Bu bilinmezlikte bazı duygular hemen öne atılıyor.

Korku mesela.
Kontrolü ele almak istiyor.
Sürekli yavaşlatıyor ya da aniden fren yaptırıyor.
Kaybetme ihtimalini düşünüyor, henüz kaybolmamış şeylerin yasını tutuyor.

Sezgi daha sakin.
Acele etmiyor.
Panik yaratmıyor.
Sadece içimde küçük bir ağırlık bırakıyor.
“Burada dikkat et” diyor.

Ama ben korkuyla sezgiyi karıştırdığımda, duygular birbirine giriyor.
O zaman alınganlık sezgi kılığına giriyor, şüphecilik kendini haklı sanıyor.

Duyguları yönetmek, onları bastırmak değil.
Direksiyonu tamamen ele geçirmek de değil.
Onlara yer açmak ama kontrolü devretmemek.

Ne mi yapıyorum?
Öfkeyi arka koltuğa alıyorum,
korkuya emniyet kemeri taktırıyorum.
Sezgiye ise ön camdan yolu izleme hakkı veriyorum.

Her iç sıkıntısı bir işaret değil.
Bazen sadece yorgunum.
Bazen geçmişten taşınan bir kırgınlık bugünü boyuyor.

Bunu fark edebildiğimde rahatlıyorum.
Çünkü her duygunun söylediğine hemen inanmak zorunda değilim.

İnsan kendine yaklaştıkça duygular da sakinleşiyor.
Kimin neden konuştuğunu anlıyorum.
O zaman yol daha akıyor.

Bilinmezlik hâlâ var ama panik yok.
Kontrol her şey demek değil, denge çoğu zaman yeterli.

Duyguları yönetmek belki de şu:
Direksiyonu bırakmamak ama yol arkadaşlarıyla kavga etmemek.

Çünkü bu yol, ne olursa olsun benim yolum.