Boğazlar Tekerrürü Kuşatılmışlık ve Tarihin Kanlı Laboratuvarı
Tarih, sadece geçmişte olup bitenlerin bir kaydı değil; aynı zamanda bugünün üzerine inşa edildiği, bazen de altına saklandığı devasa bir laboratuvardır. Bugün İran’ın Hürmüz Boğazı üzerinden yaşadığı gerilim, bölgedeki "vekalet savaşları" ve Türkiye’nin etrafındaki askeri hareketlilik, akıllara tek bir soruyu getiriyor: Acaba 20. yüzyılın başındaki o meşhur satranç tahtası, yeni oyuncularla yeniden mi kuruluyor?
İran’ın boğazlar üzerindeki stratejik ağırlığı ile Türkiye’nin Kurtuluş Savaşı öncesi ve sonrası yaşadığı süreçler arasındaki benzerlikler, sadece tesadüf olamayacak kadar sistematiktir.
Tarihsel süreçte boğazlar, bir milletin hem can damarı hem de boynuna dolanan bir ilmek olmuştur.
Türkiye’nin Deneyimi: Mondros’tan Montrö’ye giden süreçte Türk Boğazları, emperyal güçlerin "açık kapı" politikasıyla kontrol altına alınmak istenmişti. Sevr, bu boğazları uluslararası bir komisyona vererek Türkiye’nin egemenliğini fiilen bitirmeyi hedefliyordu.
İran ve Hürmüz: Bugün Hürmüz Boğazı, dünya petrol sevkiyatının kalbi olarak küresel güçlerin iştahını kabartıyor. İran’ın bu geçiş güzergahını bir koz olarak kullanması, tıpkı Birinci Dünya Savaşı öncesi Osmanlı’nın elindeki stratejik noktalar gibi, onu doğrudan hedef tahtasına oturtuyor.
Boğazlar, sadece su yolu değildir; onlar jeopolitik birer şah damarıdır. Şah damarı elinde olanın nefesi, her zaman başkasının parmakları arasındadır.
Sizce düşüncelerimiz Paranoya mı, Realite mi?
Kullanıcının "Türkiye’nin etrafı sarılıyor" tespiti, siyaset biliminde "Sèvres Sendromu" olarak adlandırılan ama modern dünyada somut karşılıkları olan bir güvenlik kaygısıdır.
Tarihsel Paralellik: Kurtuluş Savaşı öncesinde Anadolu; güneyden Fransızlar, batıdan Yunanlılar, doğudan Ermeni çeteleri ve İstanbul’dan İtilaf devletleri tarafından kuşatılmıştı.
Bugün Türkiye’nin güneyinde (Suriye ve Irak’ın kuzeyi) kurulan yapılar, Doğu Akdeniz’deki enerji paylaşım kavgası ve Ege’deki silahlanma, stratejik bir "çevreleme" politikasını andırıyor.
İran için de durum farklı değil. Çevresindeki askeri üsler ve ekonomik yaptırımlar, tıpkı 1919 Anadolu’sunda olduğu gibi, bir devleti içten çökertmeye ve dış dünyadan izole etmeye yönelik hamlelerdir.
Kurtuluş Savaşı, sadece bir askeri zafer değil, aynı zamanda "coğrafi kadere itiraz" metnidir. Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarının yaptığı şey, imkansız görünen o kuşatmayı, diplomatik zeka ve askeri kararlılıkla yarmaktı.
"Geldikleri gibi giderler" sözü, sadece bir özgüven patlaması değil; küresel güçlerin lojistik ve siyasi sınırlarını doğru analiz eden bir stratejistin öngörüsüdür.
Bugün bölgede yaşananlar, "Büyük Oyun"un (Great Game) bir sürümüdür. Haritaların masada çizildiği, sınırların cetvellerle belirlendiği o eski dönemden farklı olarak bugün savaşlar; enerji koridorları, veri kabloları ve vekil ordular üzerinden yürütülüyor.
Evet, bir hazırlık var gibi görünüyor. Ancak bu hazırlık sadece "başkalarının" planı değil, aynı zamanda bu coğrafyanın kadim devletlerinin (Türkiye ve İran gibi) bu plana karşı geliştirdiği bir bağışıklık sistemidir. Tarih bize gösteriyor ki; boğazlarına hakim olamayan, etrafındaki kuşatmayı görmezden gelen ve kendi iç cephesini sağlam tutmayan yapılar, haritadan silinmeye mahkumdur. Türkiye’nin yaşadığı bu süreç, bir "ikinci Sevr" dayatması mıdır bilinmez ama bölgedeki her kıvılcım, bize Lozan ve Montrö’nün ne kadar hayati olduğunu her gün yeniden hatırlatıyor.
Bugün Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY), adeta Batı dünyasının Akdeniz’deki batmaz uçak gemisine dönüştürülmüş durumda. Türkiye’nin karşısında hizalanan blok, tesadüfi bir bir araya geliş değil, bir "enerji ve güvenlik duvarı" projesidir:
ABD ve Fransa: Akdeniz’deki askeri varlıklarını artırarak, bölgedeki enerji havzalarını (Leviathan, Afrodit, Zohr) kontrol altında tutmak istiyorlar.
İsrail ve Mısır: Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) anlaşmalarıyla Türkiye’yi Antalya Körfezi’ne hapsetmeye çalışan "EastMed" hayalinin ortakları konumundalar.
Yunanistan: Ege ve Akdeniz'deki maksimalist talepleriyle, Avrupa Birliği'nin "sınır bekçiliği" rolünü üstlenerek Türkiye'nin deniz yetki alanlarını gasp etmeye çalışıyor.
İngiltere: Adadaki egemen üsleri (Ağrotur ve Dikelya) üzerinden sessiz ama derinden bir istihbarat ve operasyon ağı yürütüyor.
PKK/PYD Bağlantısı: Suriye’nin kuzeyinde bir "terör koridoru" açarak Akdeniz’e bir çıkış noktası bulma çabası, aslında denizdeki bu kuşatmanın karadaki ayağıdır. Karadan denize, denizden enerjiye uzanan bir "kıskaç" planı devrededir.
Bu çok katmanlı kuşatma karşısında Türkiye, son yıllarda sadece savunma yapan bir güç olmaktan çıkıp, oyunu kendi lehine çeviren bir aktöre dönüşmüştür. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın liderliğinde yürütülen bu süreçte, "bekle-gör" politikasından ziyade "ön alıcı strateji" benimsenmiştir.
Erdoğan Yönetiminin Satranç Hamleleri aslında şimdi daha iyi anlaşılıyor.
Libya Mutabakatı ile Türkiye, Libya ile yaptığı deniz yetki alanları anlaşmasıyla, Batı’nın kurduğu "Doğu Akdeniz Gaz Forumu" hattını tam ortasından keserek masayı dağıtmıştır. Bu, son yüzyılın en büyük diplomatik manevralarından biridir.
Denizler artık sadece bir "su kütlesi" değil, vatan toprağı gibi savunulan bir egemenlik alanı haline gelmiştir. Kendi sondaj gemilerimiz ve İHA/SİHA teknolojimizle bölgede "ben de varım" denilmiştir.
ABD ve Rusya gibi devlerin arasında, milli çıkarları ön plana koyan, yeri geldiğinde sert güç kullanan, yeri geldiğinde ise diplomasiyi sonuna kadar zorlayan bir liderlik sergilenmiştir.
Bu yönetim anlayışı, sadece bir güncel siyaset tercihi değil; Türkiye’nin bir asır önce yarım kalan hesaplaşmasını tamamlamaya yönelik, derin bir devlet aklının ve stratejik bir sabrın ürünüdür. Türkiye, çevresindeki "satılma" veya "kuşatılma" hazırlıklarını, kendi oyununu kurarak boşa çıkarmaktadır.
Son olarak Kurt ve Çakalın Hikayesi ile bitirelim.
Tarih bize öğretmiştir ki; aslan yatağı boş kalırsa, meydan çakallara kalır. Türkiye, bugün bu yatağı sadece korumakla kalmıyor, sınırlarını yeniden çiziyor. Geçmişin "hasta adam" ya da "karada hapsedilmiş millet" imajı, bugün yerini göklerde İHA’sı, denizlerde sondaj gemisi olan bir güce bırakmıştır.
Bu kararlılığı ve stratejik direnci en iyi özetleyen o kadim söz şöyledir:
"Kurdun ensesi neden kalındır? Kendi işini kendi gördüğü için."
Türkiye, bugün kendi göbeğini kendi kesen, kuşatmayı içeriden dışarıya doğru yaran bir dirayetle yoluna devam etmektedir.